Negativland
Philip Glass Akşamı

barbican

Yaklaşık iki ay önce son kalan bir kaç koltuktan ikisini alarak heveslendiğim, Philip Glass: An Evening of Chamber Music‘e dün gittim. Tabii bileti aldığım gün ile konsere gittiğim gün arasındaki zaman farkının ruhsal denklemi, genellikle beni etkinliklerin havasından uzaklaştırıyor. Fakat neyse ki konser günü havanın yağmurlu, kapalı ve oldukça rüzgarlı olması beni gereken kıvama getirdi ve konserime gereken zihin matematiğiyle gittim.

Konser Barbican Art Centre‘daydı. Philip Glass’a, çellist Wendy Sutter ve perküsyonist Mick Rossi eşlik ediyordu. Glass, çok yumuşak ve sempatik üslübuyla icra edeceği altı temasını dinleyiciye her parça arasında tanıttı. Konser genel olarak, ‘Glass antolojisinden bir kuple’ tarzındaydı. Bir saat kırk dakikanın nasıl geçtiğini anlamadan sanatçılar teşekkür etti, biz alkışladık, konser bitti.

Tabii ben tüm konser boyunca bu iddiasızlık, sakinlik ve sempati şelalesinde neden sıkılmadığımı anlamaya çalıştım. Müzik, şüphesiz güzeldi ancak bu kişiselliğe 100 dakika homurdanmadan teslim olmak benim için bir sürprizdi. Sonra kendimi ‘farkında olmadan ‘Glass’ markasına teslim mi oldun, sesin soluğun çıkmıyor’ derken buldum kendime…

Yine düşündüm;

İkinci dünya savaşı sonrası özelikle aralarında Amerika’ya göçen yahudilerin bulunduğu minimalist, postminimalist klasik akım, sanırım 80′ler jenerasyonunun karamsarlık algısıyla oldukça örtüşüyor. Barok klasiğinin ‘inayet’ hissi barındıran görkem arayışıyla, post minimalizmdeki tanrısallıktan soyutlanmış kişisellik, müziği çok gerçekçi ve kolay iletişim kurulan bir neo klasik tarza dönüşmüş.

Sanırım özellikle Glass’ın tevazusu ve sakinliğine paralel olarak bu denli popüler olması, sınırlarını ‘kendisi’ ile belirlediği, dolayısıyla sanatında sürekli kendini tekrar ettiği çok insani bir ‘pattern’ bulmuş olması nedeniyle… Bu kişiselleştirme, daha Glass icrasına başlamadan dinleyicinin sınırlarını öngörebildiği, ‘bu müzik örgüsü benim algılayamayacağım bir yere gitmeyecek güveni’ ortaya çok dinlenebilir-iletişim kurulabilir bir müzik ilişkisinin çıkmasına neden oluyor. İnsanlar, bu müziğin insani basitliği ile iletişim kurarak yeryüzündeki birlikteliklerini kutluyorlar gibi.

philipglass

Sonuçta müziği, ‘Glass persona’sı’ ve onun gibiler’ bağlamında değerlendirince daha anlaşılabilir bir sanat hissi ortaya çıkıyor, ‘keyif’ gerçekliğini buluyor. Bizim jenerasyon için, postmodernizm gürültüsü içinde böylesine kişisel üretimlerde arkaiklik hissetmek ve çözümlemede bulunmaktan başka çare yok artık sanırım. Alınan keyif  ‘gerçek’ mi yoksa iluzyon mu, hep tekrardan düşünmek – bilinci sağlama almak lazım.

2 Comments

  1. Vay hayta! Kiskandim delicesine.

  2. Ekim

    Daha ben ne olduğunu anlayamadan londra insanları biletleri havada kaptığı için bu tip konserlere gidebilmek çok zor oluyor fakat bu sefer tutturdum, pek güzel oldu.

Comment

*
*