Oldukça uzun zamandır canlı izlemek için fırsat kolladığım Nine Inch Nails ile sonunda karşılaştık. Kendileri, benim için hala aktif gruplar içinde sıkılmayı başaramadığım nadir müzikal yapılardandır. Nihayetinde 15 Temmuz 2009′da O2 Arena’daydık.
Konser alanı London Eye ile aynı dönemde ’süpermodern şehrimiz olsun’ heyecanıyla yapılmış eski Millenium Dome‘u ne yapacaklarını bilemeyince sinemalı alışveriş merkezi+konser salonuna çevirip ismini O2 Arena yaptıkları hipermodern-grotesk binadaydı. Geliş, gidiş, iniş, çıkış, organizasyon konusunda pek becerikli oldukları kesin. Konser öncesi gözleri dönmüş binlerce post-goth genç tatlı tatlı sıralarında bekliyor, makyajlarını akıtmadan hamburgerlerini dişliyor, kolalarını, biralarını yudumluyordu, herkes gayet uslu, memnun…
Konserde sırasıyla Mew, Jane’s Addiction ve Nine Inch Nails çıkacaktı. Mew, biz konser öncesi asgari ihtiyaçlarımızı karşılarken çıktı, neler dönüyor diye NIN Access‘den kontrol ettiğimde, Londra’lıların Mew’i pek tutmadıklarını ve ‘Poor Men’s Placebo’ olarak niteleyip, makaralarını geçtiklerini gördüm. Genelde ön grupların kaderi itilip kakılmaktır, ne kadar şiddetli itilip kakılırsan daha sonra o kadar beğenilirsin. Sonuçta ben Mew performansını dinlemeyi tercih etmedim ve Jane’s Addiction çıkmadan, biramı alıp koşar adım her zaman tercih ettiğim sol kulvarda, sahneye insani yakınlığa mevzilendim.
Jane’s Addiction gibi solist-gitarist gruplarını pek sevmem. Müzikleri genellikle yeterince katmanlı ve zorlayıcı olmaz, duyguları genellikle lirikler ve teatral şovlar ile aktarmayı denerler. Solistiniz, Robert Smith falan değilse, o işler zor. Bu nedenle Jane’s Addiction benim için sadece biraz kulaklarımı ısıtan bir gürültü oldu.
JA’ın işi bitti, tazelenmek için bir yerimden ayrılır oldum ki, geri döndüğümde o gevşek kalabalık yerini nefes alınamayacak bir sıkışıklığa bırakmıştı, zar zor ortamıma geri döndüm. İki dakika sonra ışıklar kapandı ve sahneye tek başına Trent Reznor çıktı. Daha önce bahsettiğim MomentFactory‘nin görsel şovu sadece Amerika turnesine özgü olduğunu ve çok kaliteli ancak normal sayılabilecek ışık şovunuyla karşılaşınca, anlamış oldum.
Parçaların orjinallerinden daha nitelikli ve teknik olarak doyurucu icra edildiğine şahit olduğum belkide en iyi konserdi. Ses sistemi ve kalitesi, NIN’den beklediğim teknolojik seviyedeydi. Sample’lar, bass alt yapısı ve özellikle gitar ayarları o kadar iyi yapılmıştı ki sahneden üzerimize dolu dolu müzik fışkırıyordu, bir ara kulaklarım kanayacak sandım. Nine Inch Nails’ın en önemli özelliği Keyboard ve Synthesizer kullanan elemanlarının hep dünyanın en iyilerinden olmalarıdır. Chris Vrenna, Charlie Clouser, Alessandro Cortini vs. Son turda bu görev, grup elemanlarına parçalardaki rollerine göre dağıtılmış. İş yükünü çoğunlukla Trent Reznor çekiyordu ancak özellikle onun riff attığı parçalarda Justin Meldal-Jonsen ve muhteşem birey Robin Finck baya iş gördüler.
Grup elemanlarından bahsetmişken, konser sırasında ne yazık ki Robin Finck’in her zaman sağ tarafta çaldığını unutup, kendi klişeme teslim oldum ve solda konuşlandım. Kendisi konserlerde kendi rolünü oynayan ve genel performansdan yorulursanız dinlenmek için sakince icrasını izleyebileceğiniz çok yetenekli bir gitaristtir. Sol tarafın cazibesi bana Justin Meldal-Jonsen’i inceleme şansı verdi, kendisinden NIN turnelerinde Jeordie White’ın yerini alacağını öğrenene kadar habersizdim. Gördüm ki kendisi, klasik bir NIN elemanı olarak, çok nitelikli icracıymış, arka vokallerde baya yük çekti ve performans altyapısını oldukça iyi dengeledi.
Konserde Londra hediyesi olarak egzantirik insan, Gary Numan arzı-ı endam etti. NIN altyapısıyla revize edilmiş Metal ve Cars’ı çok başarılı biçimde icra etti. Metal’in konser icrası, şimdi piyasaya çıksa hit olacak kalitedeydi.
Özellikle 1,000,000, Burn, Heresy ve The Hand That Feeds konser alanında coğrafyamızı, bünyede kimyamızı değiştiren parçalar oldu. Genel olarak Setlist, Trent Reznor’un son turne edebiyatı yaptığı ve ona göre kurguladığı antolojik bir yapıdaydı. ‘Keşke şu da olsa’ dediğim bir çok parça var şüphesiz ancak belli ki kendince bir yapı kurmuş ve konserin temposunu dolayısıyla genel hissini gayet tatmin edici buldum.
Setlist:
1. Now I’m Nothing
2. Terrible Lie
3. 1,000,000
4. Heresy
5. March of the Pigs
6. Reptile
7. The Becoming
8. I’m Afraid Of Americans
9. Burn
10. Gave Up
11. La Mer
12. The Fragile
13. Non-Entity
14. The Big Come Down
15. The Downward Spiral
16. Wish
17. Survivalism
18. Down In It
19. Metal (w/ Gary Numan)
20. Cars (w/ Gary Numan)
21. The Hand That Feeds
22. Head Like A Hole
—
23. Hurt
Konser bittiğinde tek düşündüğüm ‘bir dahaki en yakın konser nerede acaba’ oldu. Büyük ihtimal, değiştiren yıllar araya girmeden, yakınımda bir konser daha olmayacak. Gittim, dinledim, zihnime yazdım – Zihin katalizörü, algı stimülanı sanat bu olsa gerek.
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.




One Comment
çok guzel aktarmışsın izlenimlerini. eşine sağlık
. ne yazikki artık böyle konser izleyemeyeceğiz.
Comment