Ideetrope
Red Dead Redemption

İşten güçten nefes alır almaz, önce Alan Wake sonra uzun zamandır beklediğim Red Dead Redemption’a vaktimi harcamaya başladım. Alan Wake’den özellikle Bright Falls film serisi ile başlattıkları promosyonları nedeniyle büyük beklentim vardı. Ancak amerikan korku türünün antolojisini kurcalıyoruz diye başlayıp, el feneriyle hayalet avcılığı ile biten ‘hedef kitlede marjinal sapma’ şaşkınlığı, RDR’ın da elime geçmesinin etkisiyle rafa kalkmasına neden oldu. Alan Wake yapımcıları henüz oyunun başında The Shining, Stephen King, Twin Peaks’i direkt anarak saymaya başlarken Red Dead Redeption Back to the Future III, Sam Peckinpah (The Wild Bunch) ve daha bir çok referansını endirekt anarak oyunun malzemesi yapmış.

Red Dead Redeption, Houser kardeşlerden beklediğim üzere hikaye anlatımı, atmosfer ve oynanabilirlik açısından bugüne kadar oynadığım oyunlar içerisinde en eğlencelisi diyebilirim. (Seth…) Özellikle oyunun genellikle kırsal alanda geçmesinin neden olabileceği boşluk hissi, NPC karakterlerin tam olması gerektiği gibi yazılmış ve seslendirilmiş hoş sohbet gevezelikleri ile yok edilmiş. Zaten bu sorun halledildikten sonra geriye bir Western‘de görmek isteyeceğiniz tüm eğlenceyi dizayn etmek kalmış.

Oyuna toplumla uyumlu bir kovboy olarak başlayıp, kasabadaki otorite boşluğundan faydalanıp sorun çıkaran her serseriyi öldüren bir ‘aranan’ olarak devam ettiğim için oldukça eğleniyorum. GTA IV’a kıyasla özellikle kasabalarda birini öldürür ve aranmaya başlarsanız açık alan nedeniyle paçayı yırtması yer yer zorlayıcı ve fakat eğlenceli. Genel olarak kovboyların ‘kaotik iyi’ karakterler oldukları düşünülünce ‘iyi’ veya ‘kötü’ olmak için özel bir çaba sarfetmek gerekiyor, bu da oyunun gidişatını oldukça etkiliyor. Rockstar’ın açık alan türü ve metin yazarlığı konusunda piyasadaki tüm yapımcılardan önde oldukları kesin.

Pek Western kültürü sevmeyen biri olarak ‘Yılın oyunu’ ödülümü şimdiden RDR’a verdim. High Noon, The Wild Bunch, Red Dead Redemption…


The Space in Between

Trent Reznor ve Mariqueen Maandig’in ortak projesi How to Destroy Angels‘ın yakında çıkacak A Drowning albümünden. Yönetmen neredeyse her işini beğendiğim, Rupert Sanders.

Ansen Seale

Ansen Seale, yeni kafa yormaya başladığım slitscan fotoğraf tekniği ile oldukça başarılı işler çıkarmış. Analog glitch.

Enter The Void

Uzun zamandır beklediğim ancak izlemeye fırsat bulamadığım Gaspar Noe’nun Enter The Void açılış jeneriği. Müzik LFO – Freaks.

Black to Comm – Hotel Freund

Black to Comm’un dinlemeye doyamadığım Alphabet 1968 albümünden Hotel Freund…

Kült #9

Twin Peaks

Deutsche Börse Ödülü 2010

17 Mart 2010′da İngiltere’de fotoğrafın Turner Prize’ına denk gelen ve bu nedenle genel akımları tayin ettiği düşünülen Deutsche Börse fotoğraf ödülü açıklandı. Ben daha önce gidip adayların işlerini görmüş ve yine daha önceden adaylardan Anna Fox’un CSM‘e gelerek yaptığı bir sunumda tüm işlerini görme fırsatı bulmuştum. Terry Gilliam’ın açıklamış olduğu bu yılın kazananı, benim ­Donovan Wyle ile birlikte favorim olan Sophie Ristelhueber oldu. Kendisi, dört aday arasında bana göre teorik ve kişisel motivasyonları en sağlam ve evrensel olan adaydı.

Donavan Wyle, genellikle Britanya bağlamında İngiltere-İrlanda temalı mekan fotoğrafları çeken ve ödüle Maze serisiyle aday olan bir fotoğrafçıydı. Projesinde yarattığı atmosfer, fotoğraflarının yanına eklediği efemeral sunum ile yarattığı kurgu, oldukça tutarlı ve yoğundu.

Anna Fox, hala suni tenefüs ile yaşatılmaya çalışılan post-modernist bir kişisellik ve objektivist bir açıklık üzerinden gerçekleştirdiği projeleri ile benim en uzak olduğum ve en az beğendiğim adaydı. Bunda kendisini ve projelerini anlattığı iki saatlik CSM sunumunda kendisini çok daha iyi anlayabilmiş olmamın da etkisi var kuşkuşuz. Anna Fox, genel olarak kendini bir ‘ingiliz orta sınıf kız çocuğu olarak’ konumlandırıp tüm projelerinde bu karakterin gözünden İngiltere’yi yansıtmaya çalışan bir fotoğrafçı. Büyük oranda portre çalışan ve çeşitli yan anlatılarla desteklediği projelerinde örneğin, absürd bir ingiliz kasabası festivalinden portreler, Londra’da kaldığı evdeki hamam böceklerinin portreleri, kendisini süsleme takıntısı olan yalnız bir arkadaşının portresi vs. gibi, estetik olarak çiğ ve direkt bir yaklaşım kullandığı, Lynch-vari bir tekinsizliğin hakim olduğu işler üretiyor.

Zoe Leonard, bana 2010 yılı şartlarında artık biraz naif gelen şehir mekanlarındaki modernite absürdlükleri olarak özetleyebileceğim, bir kare format şehir portresi çalışması ile adaydı. Genellikle işleri enteresan ve emek isteyen bir modern urban arkeolojisi bağlamında güçlü ve evrenseldi. Ancak bugünlerde belkide farkında olmayan çoğu kişinin yaptığı ‘urban snapshot’ fotoğrafçılığından çokta farklı değildi. Bu yüzden kendisinin ‘dijital çağda, film kullanılan fotoğrafçılık ile anlatım’ tarzı kontra argümanlarla projesine teorik destek sağlamaya çalışması bana pek şaşırtıcı gelmedi.

Ve Sophie Ristelhueber, bazı işlerinde teknik manipülasyon kullanan ve bu yaklaşımın işlerinin özündeki gerçeklik muğlaklığının parçası olduğunu savunan bir fotoğrafçı. Ortadoğu’da savaş sonrası izleri, insanlar üzerinde kalmış savaş yarası izleriyle ilişkilendirerek, bir tür mekan izlenimciliği yapıyor. Genel olarak savaşın politik ve tarihsel motivasyonları yerine bıraktığı izlere yoğunlaşmış.

Fotoğrafın çekildiği anda manipülasyona uğramış bir enformasyon belgesi olduğu ve belgesel niteliği de taşıyabileceği algısının bugün için artık antik bir fikir olduğunu düşünerek, Ristelhueber teorik duruşunu ve işlerini çok büyük fayda görerek takip ediyorum. Nihayetinde Sophie Ristelhueber, kullanılan araca yüklenen ve şartlandırılan anlam ile aktarılan ve desteklenen gerçeklik izlerinin aslında muğlaklığın ta kendisi olduğu ve ‘gerçek’ izlerle ilgisi olmadığını fotoğraflarına belge niteliği yüklemeden çok etkili biçimde anlatmış.

Sonuçta aşırı kişisel, önceden kabul edilmiş janrlar içinde güncelleştirilmiş işlerin modasının geçtiğinin iyiden iyiye anlaşıldığı bir ödül oldu.

Philip K. Dick Cover Art Gallery

,

Philip K. Dick kitap kapakları galerisi, özellikle bazı italyan ve ingiliz tasarımları enteresan olmuş. İlk okuduğum Philip K. Dick kitabı, çevirisi kötü olsa da kapağı güzel 6.45, Karanlığı Taramak da arada kendisini farkettirdi.

Adidas Star Wars Collection

‘Adidas Star Wars Collection’ kampanyasının ‘Geek’leri sokak ile barıştıralım’ teması ne kadar başarılı emin değilim ancak reklamları oldukça güzel. Bünyesinden çıkan işleri takip ettiğim Partizan Films‘in prodüktörlüğünde Central St. Martins mezunu Nima Nourizadeh‘in gerçekleştirdiği reklam filmini oldukça beğendim, dikey anlatım tekniğinin bu kadar minimal fakat verimli kullanılması ilginç olmuş.

Autechre | Oversteps


Autechre, 22 Mart’da çıkartacağı ‘Oversteps‘ isimli yeni albümünün duyurusunu yaptı. Albüm tasarımını Autechre’a yakışır biçimde 2009 yılında kapanıp tekrar açılan The Designers Republic gerçekleştirmiş. Kendileri 90′ların ortasından bu yana evrimleşen global alternatif kültürün en önemli parçalarından ve işleri itibariyle en beğendiğim dizayn topluluklarından biridir. Dolayısıyla Warp Records’un diğer sanatçılarıyla olduğu gibi tekrar Autechre ile çalışmaları albümün gelişini daha da güzelleştirmiş.