Negativland

London

Deutsche Börse Ödülü 2010

17 Mart 2010′da İngiltere’de fotoğrafın Turner Prize’ına denk gelen ve bu nedenle genel akımları tayin ettiği düşünülen Deutsche Börse fotoğraf ödülü açıklandı. Ben daha önce gidip adayların işlerini görmüş ve yine daha önceden adaylardan Anna Fox’un CSM‘e gelerek yaptığı bir sunumda tüm işlerini görme fırsatı bulmuştum. Terry Gilliam’ın açıklamış olduğu bu yılın kazananı, benim ­Donovan Wyle ile birlikte favorim olan Sophie Ristelhueber oldu. Kendisi, dört aday arasında bana göre teorik ve kişisel motivasyonları en sağlam ve evrensel olan adaydı.

Donavan Wyle, genellikle Britanya bağlamında İngiltere-İrlanda temalı mekan fotoğrafları çeken ve ödüle Maze serisiyle aday olan bir fotoğrafçıydı. Projesinde yarattığı atmosfer, fotoğraflarının yanına eklediği efemeral sunum ile yarattığı kurgu, oldukça tutarlı ve yoğundu.

Anna Fox, hala suni tenefüs ile yaşatılmaya çalışılan post-modernist bir kişisellik ve objektivist bir açıklık üzerinden gerçekleştirdiği projeleri ile benim en uzak olduğum ve en az beğendiğim adaydı. Bunda kendisini ve projelerini anlattığı iki saatlik CSM sunumunda kendisini çok daha iyi anlayabilmiş olmamın da etkisi var kuşkuşuz. Anna Fox, genel olarak kendini bir ‘ingiliz orta sınıf kız çocuğu olarak’ konumlandırıp tüm projelerinde bu karakterin gözünden İngiltere’yi yansıtmaya çalışan bir fotoğrafçı. Büyük oranda portre çalışan ve çeşitli yan anlatılarla desteklediği projelerinde örneğin, absürd bir ingiliz kasabası festivalinden portreler, Londra’da kaldığı evdeki hamam böceklerinin portreleri, kendisini süsleme takıntısı olan yalnız bir arkadaşının portresi vs. gibi, estetik olarak çiğ ve direkt bir yaklaşım kullandığı, Lynch-vari bir tekinsizliğin hakim olduğu işler üretiyor.

Zoe Leonard, bana 2010 yılı şartlarında artık biraz naif gelen şehir mekanlarındaki modernite absürdlükleri olarak özetleyebileceğim, bir kare format şehir portresi çalışması ile adaydı. Genellikle işleri enteresan ve emek isteyen bir modern urban arkeolojisi bağlamında güçlü ve evrenseldi. Ancak bugünlerde belkide farkında olmayan çoğu kişinin yaptığı ‘urban snapshot’ fotoğrafçılığından çokta farklı değildi. Bu yüzden kendisinin ‘dijital çağda, film kullanılan fotoğrafçılık ile anlatım’ tarzı kontra argümanlarla projesine teorik destek sağlamaya çalışması bana pek şaşırtıcı gelmedi.

Ve Sophie Ristelhueber, bazı işlerinde teknik manipülasyon kullanan ve bu yaklaşımın işlerinin özündeki gerçeklik muğlaklığının parçası olduğunu savunan bir fotoğrafçı. Ortadoğu’da savaş sonrası izleri, insanlar üzerinde kalmış savaş yarası izleriyle ilişkilendirerek, bir tür mekan izlenimciliği yapıyor. Genel olarak savaşın politik ve tarihsel motivasyonları yerine bıraktığı izlere yoğunlaşmış.

Fotoğrafın çekildiği anda manipülasyona uğramış bir enformasyon belgesi olduğu ve belgesel niteliği de taşıyabileceği algısının bugün için artık antik bir fikir olduğunu düşünerek, Ristelhueber teorik duruşunu ve işlerini çok büyük fayda görerek takip ediyorum. Nihayetinde Sophie Ristelhueber, kullanılan araca yüklenen ve şartlandırılan anlam ile aktarılan ve desteklenen gerçeklik izlerinin aslında muğlaklığın ta kendisi olduğu ve ‘gerçek’ izlerle ilgisi olmadığını fotoğraflarına belge niteliği yüklemeden çok etkili biçimde anlatmış.

Sonuçta aşırı kişisel, önceden kabul edilmiş janrlar içinde güncelleştirilmiş işlerin modasının geçtiğinin iyiden iyiye anlaşıldığı bir ödül oldu.

Ed Ruscha

İki hafta önce Hayward Gallery’deki Ed Ruscha sergisine gittim. Genellikle bu tür retrospektif ve yoğun sergiler sonrası bir okuma ve üzerine gevezelik etme süreci yaşıyordum ancak bu sefer olmadı. Gördüğüm sergiyi yeniden kurcalama fırsatını ancak buldum.

Ed Ruscha’nın grafik tasarım ve sanat arasında kurduğu denge, şimdilerde tekrar yoğun biçimde tartışılmaya başlanan bir konu olduğu için oldukça ilgi çekici. Artık konvansiyonel diyebileceğimiz tipografik yerleştirmeler, renk paternleri ve simge-imge-mesaj üzerine giden tarzıyla oldukça ilginç işler karıştırmış ve bu ‘tüketim’ bildirisi görselleştirmelerini subjektif dertlerini yansıtmak için kullanmış. Kendisi de grafik dizayn ve sanat eğitimi almış biri olarak işlerini formüle etmekte hiç zorlanmamış, dizayn konvansiyonları ve sanat arasında güzel bir denge kurmuş.

Ben, en çok dağ fikrini/imgesini resmetmeye çalıştığını belirttiği, yamuk tuval kullanmış olduğu ‘The mountain’ serisini ve bir sanayi kompleksinin yıllar içindeki değişimi resmettiği diptiklerini beğendim. Genel olarak 60′lar sonrası Amerika’sının kendi halkını maruz bıraktığı kapitalist propagandadan bunalmış ve  ‘dejenere’ kavramı ile uğraşmış biri olduğunu düşündüğümden işlerinden keyif aldım. Bir sanatçının tuvalin biçiminden, çeşitli semantik oyunlara, tipografiden değişik boyama tekniklerine kadar farklı deneyler yaparak kendini bu denli konsantre ve net yansıtabilmesi oldukça ilginç ve ilham verici.

Serginin içeriği dışında, belkide Londra’nın en yamuk salonlarından Hayward Gallery’de gezerken oldukça zorlandım, uzun zamandır ilk defa tek başıma gittiğim bir sergi olduğu için olsa gerek, sanat ortamında başımın çaresine bakmayı unutmuş da olabilirim. Fakat bir gün ‘küratör labirenti’ diye bir kavram uydurulsa, benim aklıma ilk gelen sergilerden biri bu olacaktır.

Dieter Rams @Design Museum

Daha önce değindiğim Dieter Rams’ın işlerinin sergilendiği Design Museum‘daki sergisine gittim. Bir dizayn yaklaşımının çözümlenmesi ve örneklenerek aktarılması açısından oldukça keyifli bir sergiydi.  Muhteremin Doğu-Batı Almanya’nın yaklaşım farklılıklarından yola çıkarak üretim-tüketim verimliliği üzerine kurduğu estetik anlayışının bugünün global pazarında en pahalı ve elit ürünlerin tasarım felsefesinin başlangıç noktası olması, güncel tasarım yaklaşımlarını algılayabilmek açısından oldukça çözümleyici oluyor. Rams olmasaydı, Ikea ve Apple ne halde olurdu merak etmemek elde değil.

“Less but Better”. (Daha az ama daha iyi.)

Hyperreality

image-18

“Hyperreality; inability of consciousness to distinguish reality from fantasy, the way consciousness defines what is actually “real” in a world where a multitude of media can radically shape and filter the original event or experience being depicted.”

Flickr