Viktoryen steampunk, ezoterizm, Robert Downey Jr., Jude Law ve Guy Ritchie bileşimi bir film benim için her türlü olasılığa karşın izlenmeye değerdir. Sherlock Holmes’ü bu zihin gevşeten ön yargı ile izlemeye başladım; harika bir giriş sekansı, idare eder hikaye temposu ve Holmes’ün pratogonist imajına yeterince güçlü karşı koyamayan bir kötü adama rağmen film beni oldukça eğlendirdi.
Guy Ritchie’nin kendine ve yaptığı işe hayranlığı, filmlerini izlerken genellikle onun filmi kurcalayışını izlemek durumunda bırakıyor. Bu ‘auteurship’ yaklaşımı, özellikle de biçimsel olursa, benim pek sevdiğim bir tarz ancak Sherlock Holmes’de buna Robert Downey Jr. ve Jude Law ile iş yapmanın heyecanı da eklenmiş. Robert Downey Jr.’siz geçmeyen sahne olmamasından dolayı Holmes’ün bilmediği hiç bir sırra önceden vakıf olunamıyor. Dedektiflik yapamadıktan sonra dedektiflik filmi izlemenin de pek bir cazibesi olmasa gerek.
Viktoryen dönem ile başlayan dedektiflik mesleği, popüler kültürde 19. yy sonundaki modern aydınlanmayı tarif etmek için sıkça kullanılıyor. Sanırım bugün, 20. yy başındaki (din/aydınlanma = kolektif akıl tutulması + ezoterizm) döneminin izdüşümünü yaşadığımız bir dönem olduğundan bu temaları daha sık görmeye başladık. Bu konuda Kate Summerscale’in dedektiflik mesleğinin İngiltere’de ilk defa toplum yaşamına girdiği dönemi anlattığı The Suspicions of Mr. Whicher kitabı ile daha önce de bahsettiğim Alan Moore’un From Hell’i, konuyla ilgili en güzel kitaplardan ikisi.
Guy Ritchie’nin bundan sonra sadece izlenmekten daha fazlasını becerebilen film yapmasını ummak zor olacak, yine de şu aniden hızlanan ağır çekim numarasını ve kamera kullanmasını çok iyi beceriyor. Sherlock Holmes’da, diğer üç filminde olduğu gibi, aklımda kalan en güzel öğenin bu olması da iyi midir kötü müdür, değerlendirmeyi kendisine bırakıyorum.
Carsten Nicolai‘in kişisel projesi Alva Noto‘nun unitxt u_08-1 parçası için gerçekleştirdiği ve pek beğendiğim videosu; japonik estetik ve bana en az japonların kendisi kadar tekinsiz gelen tüketim makinalarını (ki bu mekayaratıklar hakkında bir yazıp çizmek lazım) bir arada gördüğüm için bile etkileyici olmaya yetti. Alva Noto’nun müziğini hep videolaştırmaya uygun bulmuşumdur, kendi kendine bu işi oldukça iyi becermiş.
Başlamak için sürekli zaman kolladığım Fables serisini 81′inci sayısından beri, uzun zamandır ne yapıp ettiğini takip ettiğim Brezilyalı illustratör Joao Ruas çiziyor. Bu süper yetenekli çizer bu yıl Eisner En iyi Kapak ödülünü de aldı. Fables serisinin daha önceki kapak çizeri de beş defa Eisner ödülü almış James Jean‘di. Genellikle okumaya zaman bulamadığım çizgiroman serilerinin kapaklarını takip ederek, ‘bunu okumak zorundasın’ notu alan biri olduğum için, Fables serisini ‘okumak zorundayım.’
Avustralyalı grup teenagersintokyo‘nun yine Avustralyalı Rhett Dashwood tarafından Black Bones parçası için çekilmiş videosu. Çok özel bir fikir yok ancak oldukça estetik ve havalı olmuş.
Genellikle moda fotoğraflarından hiç keyif almam ancak Polonyalı Sebastian Szwajczak‘ın Vint Magazine için çektiği bu fotoğrafları pek beğendim. Devamı burada.
İki hafta önce Hayward Gallery’deki Ed Ruscha sergisine gittim. Genellikle bu tür retrospektif ve yoğun sergiler sonrası bir okuma ve üzerine gevezelik etme süreci yaşıyordum ancak bu sefer olmadı. Gördüğüm sergiyi yeniden kurcalama fırsatını ancak buldum.
Ed Ruscha’nın grafik tasarım ve sanat arasında kurduğu denge, şimdilerde tekrar yoğun biçimde tartışılmaya başlanan bir konu olduğu için oldukça ilgi çekici. Artık konvansiyonel diyebileceğimiz tipografik yerleştirmeler, renk paternleri ve simge-imge-mesaj üzerine giden tarzıyla oldukça ilginç işler karıştırmış ve bu ‘tüketim’ bildirisi görselleştirmelerini subjektif dertlerini yansıtmak için kullanmış. Kendisi de grafik dizayn ve sanat eğitimi almış biri olarak işlerini formüle etmekte hiç zorlanmamış, dizayn konvansiyonları ve sanat arasında güzel bir denge kurmuş.
Ben, en çok dağ fikrini/imgesini resmetmeye çalıştığını belirttiği, yamuk tuval kullanmış olduğu ‘The mountain’ serisini ve bir sanayi kompleksinin yıllar içindeki değişimi resmettiği diptiklerini beğendim. Genel olarak 60′lar sonrası Amerika’sının kendi halkını maruz bıraktığı kapitalist propagandadan bunalmış ve ‘dejenere’ kavramı ile uğraşmış biri olduğunu düşündüğümden işlerinden keyif aldım. Bir sanatçının tuvalin biçiminden, çeşitli semantik oyunlara, tipografiden değişik boyama tekniklerine kadar farklı deneyler yaparak kendini bu denli konsantre ve net yansıtabilmesi oldukça ilginç ve ilham verici.
Serginin içeriği dışında, belkide Londra’nın en yamuk salonlarından Hayward Gallery’de gezerken oldukça zorlandım, uzun zamandır ilk defa tek başıma gittiğim bir sergi olduğu için olsa gerek, sanat ortamında başımın çaresine bakmayı unutmuş da olabilirim. Fakat bir gün ‘küratör labirenti’ diye bir kavram uydurulsa, benim aklıma ilk gelen sergilerden biri bu olacaktır.
İngiliz giyim firması Fly53‘nin pek beğendiğim lansman videosu. Film, The Wade Brothers klişesini kullanmaktan çekinmemiş yönetmenlerin işi fakat ben görüntü yönetmeni Michael Stine‘ın işlerini kurcalarken keşfettim. Red One ile çekilen videonun görüntü yönetimi ve filmin ana numarası olan kamera hareketleri çok başarılı.
Genellikle uzay temalı bilim kurgu filmlerindeki koridor planlarının en ekonomik ve atmosferi açımlayıcı plan kullanımları olduklarını düşünmüşümdür. Neredeyse tüm başarılı bilim kurgu filmlerinin gerçekten etkileyici ve mutlaka birden fazla gösterilip, fonksiyon yüklenen bir koridor sahnesi vardır. Örneğin Alien serisi neredeyse koridorlarda geçer (fallus kavramı üzerine kurulu bir film için çok önemli ve kaçınılmaz şüphesiz.), 2001: A Space Odyssey octagon‘u ve Event Horizon’ın tabut biçimli koridorları en beğendiklerimdir. Arada bir kolaçan ettiğim bilim kurgu, fantezi içerikli sinema sitesi ‘Den of Geek‘, bilim kurgu koridorları üzerine güzel bir dosya hazırlamış, topyekün bir ‘koridorlar’ dökümü değil ancak oldukça keyifli olmuş.
Daha önce değindiğim Dieter Rams’ın işlerinin sergilendiği Design Museum‘daki sergisine gittim. Bir dizayn yaklaşımının çözümlenmesi ve örneklenerek aktarılması açısından oldukça keyifli bir sergiydi. Muhteremin Doğu-Batı Almanya’nın yaklaşım farklılıklarından yola çıkarak üretim-tüketim verimliliği üzerine kurduğu estetik anlayışının bugünün global pazarında en pahalı ve elit ürünlerin tasarım felsefesinin başlangıç noktası olması, güncel tasarım yaklaşımlarını algılayabilmek açısından oldukça çözümleyici oluyor. Rams olmasaydı, Ikea ve Apple ne halde olurdu merak etmemek elde değil.